9.Sınıf Türk Dili ve Edebiyatı MEB Kitabı Etkinlik Cevapları Sayfa – 174 (Yeni Müfredat-Yeni Kitap)(2017-2018) | Dersimiz Edebiyat
Loading Posts...

9.Sınıf Türk Dili ve Edebiyatı MEB Kitabı Etkinlik Cevapları Sayfa – 174 (Yeni Müfredat-Yeni Kitap)(2017-2018)

 3-8. soruları Peyami Safa’nın Mahşer adlı romanından alınan aşağıdaki parçaya göre cevaplayınız.

Nihad, vapurun İstanbul’a girişini görmek için geceleyin uyandı, güverteye çıktı, karnını demir parmaklıklara yaslıyarak, üç senedir hasretini çektiği İstanbul’a gözlerini kırpmadan baktı.

(…)

Güverte parmaklığının kenarına kollarını çaprazlayarak dayamış, kaputunu omuzuna almış bir binbaşı, sırtını büyüterek iki kolunu da İstanbul’a uzattı ve bağırdı:

— Ah! Kavuşuyoruz!

Ve demirlere sürtünerek Nihad’ın yanına geldi, kendisinden üç rütbe aşağı ihtiyat mülâzımının ellerinden yakaladı:

— Biliyor musun Nihad Bey, kaç senedir İstanbul’da değilim? Tam sekiz sene! Dile kolay sekiz sene… tam sekiz senedir karımı da, çocuklarımı da görmedim. Trablus harbinden Balkan’a, oradan Irak’a, nihayet Çanakkale’ye!.. vallahi, rabbena hakkı için söylüyorum, şimdi, bu rüya gibi geliyor, İstanbul’a

kavuşacağımı çoktandır haritadan silmiştim. Şimdi bile buna inanamıyorum. Düşün, yahu, Nihad Bey, sekiz sene bu be, düşün, beni görünce onların duyacakları sevinci düşün! Binbaşı kaputunun kollarını bir silindir gibi gözlerinin üstünden geçirdi.

Düdüğün uzun ve keskin bir akisle havada çatlayan sesi, güvertede üstüste, tıklım tıklım yatan binlerce asker başını kımıldatarak boşlukta salladı ve bir câmi halkını secdeden kaldırır gibi çoğunu bir anda yerlerinden oynattı. Kimi bitik, ezgin, kimi yaralı, hasta, kimi üstünde bir iğne ucu beyaz yer kalmamış kanlı sargılar içinde birbirlerine kenetlenen bu insanlardan, biraz kımıldayabilmek için elini, dirseğini, dizini yere dayayarak vücutlarını yukarı almağa çalışanlar olduğu gibi, içlerinde hiç mi hiç kalkamayacaklar da vardı!

(…)

Sirkeci iskelesine ayak basar basmaz, lâhzada bütün İstanbul’u çarçabuk dolaşmak istiyormuş gibi, hızlı hızlı yürüdü, fakat birkaç adım sonra durakladı. Bacakları, üç senelik harb yorgunluğunu birdenbire duymuş, uyuşmuş, (…), ot gibi sallanıyor, vücudunu taşımıyor, sırtındaki eşyası, göğsünü geriye atmış, omuzlarını ileriye fırlatmış; başka bir yükmüş gibi kafasının ağırlığını duyuyor.

Karnı da aç, böyle yol yürümek mümkün değil. Birçok askerler gibi, simitçilerden birine yaklaştı. Bomboş midesinin bir iki lokmaya ihtiyacı var. Yirmidört saattir hiçbir şey yememiş. Simidi ısırırken diş etleri acıdı. Damağı kurumuş, katılaşmış, yer yer çatlamış, simidin tadını hissedemiyor, lokmalar boğazından birer çıra parçası gibi geçiyor. Orada iki halkayı da hemen yedi, bitirdi. Harbin başlangıcından beri, birçok sabahlar cepheden dönenlere taze simit yetiştiren ihtiyar adam, gencin

yüzünde bütün dikkatini biriktiriyordu.

Nihad, Babıâli yokuşunu ağır ağır, sallana sallana tırmandı.

Cephede her vakit söylediği bir havayı ıslıkla tutturarak, askerî çadırın içinde gezinir gibi elleri cebinde, başı ve kalpağı biraz öne doğru eğilmiş, adımları gevşek, yorgun ve hafif yürüyor, kundurasının tahta ökçeleri, ıssız Babıâli kaldırımlarına vurdukça, bir çekiç sesiyle ötüyordu. Bu haliyle yersiz-yurtsuz bir serseriden farksız, gecenin tek tük bazı yolcularının şüphesini uyandırıyor. Üstündeki askerî elbise iyice yıpranmış, ceketinin buruşuk ve bol kolları, çiviye asılı birer kuşak gibi sarkıyor; dört gündür tıraş olmaya da vakit bulamamış, kumral tüyler, yüzünün penbe derisinde çoğalarak çenesini ve yanaklarını bir çuha parçası gibi sıkmıştı, hem azimkâr, hem yorgun, parlak ve süzgün elâ gözleri ince, kıvrık, düzgün burnu, ensiz, toplu solgun dudaklarıyla güzel bir genç, ama, harp dönüşünün bu sünepeliği içinde, uzaktan çirkin, hatta korkunç görünüyor, olis müteferrikasından sıvışmış bir sabıkalıya benziyordu.

Yükleniyor...