9.Sınıf Türk Dili ve Edebiyatı MEB Kitabı Etkinlik Cevapları Sayfa – 264 (Yeni Müfredat-Yeni Kitap)(2017-2018) | Dersimiz Edebiyat
Loading Posts...

9.Sınıf Türk Dili ve Edebiyatı MEB Kitabı Etkinlik Cevapları Sayfa – 264 (Yeni Müfredat-Yeni Kitap)(2018-2019)

 

OKUMA ÇALIŞMALARI

Hazırlık

1. İnsan niçin günlük tutma ihtiyacı duyar? Tartışınız.

 

Günlükler insanın kendisine dair ortaya koyduğu yazılı metinlerdir. Günlükleri yazan kişi yayımlamak için yazmak ama kendisi açısından bir rahatlama aracı olarak görülebilir. Aynı zamanda kişinin sanatsal yani yazma becerisini geliştiren bir türdür.

 

 

2. Günlük kişinin kendine tuttuğu aynadır.” sözünden ne anlıyorsunuz? Açıklayınız.

 

Günlükler, kişiyi bütün yönüyle ortaya koyan türdür.

 

3. Günlük yazmada gözlemlerin ve kişisel izlenimlerin yeri nedir? Tartışınız.

Günlük yazarları detaycıdırlar. Günlük yazmak sadece o gün yaşanılan sıradan şeyleri yazmak değildir. Diğer tüm sanatsal metinleri yazmada gözlem ve kişisel ne kadar önemliyse burada da aynı şey geçerlidir.

 

1. Metin

Çarşamba, 7 Mart 1956

ANLAMAK. – Birkaç gündür İstanbul’daydım, yeni döndüm. Hisar dergisinin mart sayısını da ancak bugün okudum. Bay İlhan Geçer bana sinirli sinirli çatmış, onun dediklerini yanıtlamak için Pazar Postası’na bir yazı gönderdim.

(…)

Cumartesi, 10 Mart

YAZMAK. – Büğünkü İstanbul gazetelerinin birinde okudum: ‘Dört sene evvel 30 Kasım gecesi, saat 22.45’de mesut bir yuvanın telefonu acı acı çalıyor.’ Okumadım sonrasını. Belli ki yazı yazmasını bilmiyor bunu yazan. Anlatacağı olayı görmüyor, beylik sözler dizecek. Sorun kendisine: Uzak-konuşurun (telefonun) ‘acı acı çalması’ ne demektir? Uzak-konuşurun sesi, iyi saklılar (haberler) verdiğinizde başka, kötü salkılar verdiğinizde başka mıdır?..

(…)

Cuma, 22 Haziran

İSTANBUL. – Kaç gündür İstanbul’dayım. Ne güç bu balıda (şehirde) yaşamak. Bir işin mi var? Uzun uzun gideceksin. İstanbullular günlerinin yarısını yolda geçiriyorlar. Ben adada oturduğum için ‘bana mı öyle geliyor?’ diye düşündüm. Değil, burada pek az kimse işine yakın bir yerde oturabilir. Bütün gün bir taşıt arkasından koşacak: Tramvay, otobüs, dolmuş… Bakıyorum, bir yerde duruyorlar, geçen dolmuşlara ‘Taksim?’ diye, ‘Aksaray?’ diye soruyorlar. Oralara gitmediğini öğrenince gene bekliyorlar. Çeyrek saat, yarım saat, daha da çok bekliyorlar. Çekilir mi bu? Bilmiyorum, İstanbul’a yerleşsem çabucak ben de alışırım buna. Alışırım ya, istemem buna alışmayı. Şunun şurasında nedir yaşadığımız? O kısa günlerin yarısını da taşıt beklemekle geçirmek olur mu?

(…)

Cuma, 13 Temmuz

ÖZCÜLLÜK. – Dün İstanbul’a inmiştim. Dönüşte buğuluda (vapurda) kahveciden soğuk bir su istedim: “Soğuk su yok, soğuk limonata var,” dedi kahveci. “Getirin,” dedim. Soğuk değil. Utanmıyor kahveci yalan söylemeye. Söyledim limonatanın soğuk olmadığını. Çıkışır gibi “Soğuk!” dedi. Sanki benim ağzım yok, sanki ben anlamam soğuktan, sıcaktan. Buğululardaki kahvecileri sıcak günlerde soğuk su bulundurmaya yükümlü (mecbur) tutmalı. Limonatasını, içinde ancak üç beş damla limon suyu olan limonatasını, kim bilir hangi suda yaptığı limonatasını satmak için kapalı soğuk su bulundurmayacak. Üstelik limonatayı da soğutmayacak… Neden soğutsun, alıcı onun buyruğu altında, böyle sıcak bir günde ister istemez içecek… Sonra “Gazozum soğuk, ondan getireyim,” dedi. “Peki,” dedim. Gazoz da soğuk değil, sesimi çıkarmadım.

Yanımda gençten biri oturuyor. Duramıyor yerinde, boyuna kımıldıyor, ikide bir kalkıyor, hızla kalkıyor, hepimiz sarsılıyoruz. Otururken de öyle. Şöyle yavaşça, yolu yordamıyla oturmuyor ki, atıyor

Yükleniyor...