]]>
Alfabe: Göktürk Alfabesi
Yazar: Yollug Tigin
Şair: Aprın Çur Tigin
Türk adının geçtiği metin: Orhun Abideleri
En uzun Türk destanı: Kırgızların Manas Destanı
Siyasetname: Kutadgu Bilig
Mesnevi türünde yazılmış eser: Kutadgu Bilig
Sözlük: Kaşgarlı Mahmut’un “Divanü Lügati’t-Türk” adlı eseri
Divan sahibi sanatçı: Yunus Emre
Divan şairi: Hoca Dehhani
Çocuklar üzerine yazılmış eserler: Nabi‘nin “Hayriye” ve Sümbülzade Vehbi’nin “Lütfiye” adlı eserleri
Sebk-i Hindi tarzının temsilcisi: Naili
Tezkire: Ali Şir Nevai‘nin “Mecalis’ün Nefais” adlı eseri
Bibliyografya: Katip Çelebi’nin “Keşfi)’z-Zünun” adlı eseri
Hamse sahibi şair: Ali Şir Nevai
Süslü nesrin temsilcisi: Sinan Paşa
Matbaada basılan kitap: Vâni Efendi’nin Vankulu Lügati
Resmî gazete: 1831 ‘de çıkarılmaya başlanan Takvim-i Vekayi
Yarı resmî gazete: Ceride-i Havadis
Özel gazete: 1860’da çıkarılmaya başlayan Tercüman-ı Ahval
Noktalama işaretlerini kullanan sanatçı: İbrahim Şinasi
Çeviri roman: Yusuf Kamil Paşa‘nın, Faransız yazar Fenelon’dan çevirdiği “Telemak” adlı eser
Öykü denemesi: Emin Nihat’ın “Müsamerat-name” adlı eseri.
Yerli roman: Şemsettin Sami‘nin “Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat” adlı eseri
Fabl çevirisi yapan sanatçı: Şinasi
Makale: Şinasi‘nin “Tercüman-ı Ahval Mukaddimesi” adlı yazısı
Tiyatro: Şinasi‘nin “Şair Evlenmesi” adlı eseri
Atasözleri kitabı: Şinasi‘nin “Durub-ı Emsal-i Osmaniye” adlı eseri
Edebî roman: Namık Kemal‘in “İntibah” adlı eseri
Tarihî roman: Namık Kemal‘in “Cezmi” adlı eseri
Mizah dergisi: Teodor Kasap ve Namık Kemal‘in birlikte çıkardığı “Diyojen” adlı dergi
Sahnelenen tiyatro eseri: Namık Kemal‘in “Vatan yahut Silistre” adlı eseri
Batılı anlamda eleştiri: “Namık Kemal‘in “Tahrib-i Harabat” adlı eseri
Kadın romancı: Fatma Aliye
Antoloji: Ziya Paşa‘nın “Harabat” adlı eseri
Edebî tartışma: Ziya Paşa ile Namık Kemal arasında olmuştur.
Müslüman kadın oyuncu: Afife Jale
Adaptasyon (uyarlama) oyun yazarı: Ahmet Vefik Paşa
Pastoral şiir: Abdülhak Hamit Tarhan‘ın “Sahra” adlı şiiri
Kafiyesiz şiir: Abdülhak Hamit Tarhan‘ın “Validem” adlı şiiri
Edebî öykü: Ahmet Mithat Efendi‘nin “Letaif-i Rivâyât” adlı eseri
Tarih ve coğrafya ansiklopedisi: Kamus’ul Alam
Köy şiiri: Muallim Naci‘nin “Köylü Kızların Şarkısı” adlı şiiri
Psikolojik roman denemesi: Nabizade Nazım‘ın “Zehra” adlı eseri
Köy romanı: Nabizade Nazım‘ın “Karabibik” adlı eseri
Gerçekçi öykü: Samipaşazade Sezai’nin “Küçük Şeyler” adlı eseri
Realist roman: Recaizade Mahmut Ekrem‘in “Araba Sevdası” adlı eseri
Aruz ölçüsüyle yazılan tiyatro: Abdülhak Hamit Tarhan‘ın “Eşber” adlı eseri
Hece ölçüsüyle yazılan tiyatro: Abdülhak Hamit Tarhan’ın “Nesteren” adlı eseri
Edebî topluluk: Serveti-i Fünun
Batılı anlamda roman: Halit Ziya Uşaklıgıl’in “Mai ve Siyah” adlı eseri
Mensur şiir yazan şair: Halit Ziya Uşaklıgil
Psikolojik roman: Mehmet Rauf‘un “Eylül” adlı eseri
Anjanbmanı (anlamın dizede bitmemesi ve diğer dizelerde devam etmesi) kullanan sanatçı:Tevfik Fikret
Serbest müstezadı aruzla deneyen şair: Tevfik Fikret
Çocuklar için yazılmış şiir kitabı: Tevfik Fikret‘in “Şermin” adlı eseri
Edebî bildiri ile yayın hayatına giren edebiyat topluluğu: Fecr-i Ati
Batılı anlamda edebiyat tarihçisi: Fuat Köprülü
Fıkra yazarı: Ahmet Rasim
Dilde sadeleşmeyi savunan yayın organı: Genç Kalemler dergisi
Sosyolog: Ziya Gökalp
Serbest vezni kullanan sanatçı: Nazım Hikmet
Yazıya geçirilen masallar: Billur Köşk Masalları
En uzun süreli edebiyat dergisi: 1933 yılında çıkmaya başlayan Varlık Dergisi
İç monolog tarzı yazılmış roman: Adalet Ağaoğlu‘nun “Bir Düğün Gecesi” adlı eseri
Post modern roman: Oğuz Atay‘ın “Tutunamayanlar” adlı eseri
Yerli çizgi roman: Türk Kahramanı Köroğlu (1953).
Çocuklar için çizgi roman: Kara Maske (1943).
Hikâyelerinde gerçek anlamda Anadolu’yu işleyen sanatçı: Refik Halit Karay
Çocuk romanı: Mahmut Yesari’nin “Bağrı Yanık Ömer” adlı eseri
Çocuk dergisi: Mümeyyiz (1869-1870)
Kabare tiyatrosu: Haldun Taner‘in “Devekuşu Kabare Tiyatrosu” (1962)
Kadın opera sanatçısı: Semiha Berksoy
]]>
Yaşanan olayların, o olayla ilgili izlenimlerin günü gününe yazıldığı yazı türüne veya bu yazıları içine alan esere günlük (günce) denir.
Suut Kemal Yetkin, günlüğü şu şekilde açıklar: “İnsanın içini dökmeden edemediği dakikalar olur. Bir dost, bu dakikalarda erişilmez bir değer kazanır. Ama her şey bir dosta, söylenemez ki! Onun için, hele bir insan yazarsa, içinin gizli kıvrımlarını görmesini biliyorsa, masasının başına geçip kalemi eline almadan edemez, işte günlük dediğimiz yazarın kendi kendisiyle alçak sesle konuşmasından doğmuştur.”
Günlüklerde, yazının kaleme alındığı tarih ve yer belirtilir. Olaylar üzerinden zaman geçmeden, sıcağı sıcağına yazıldığı için günlüklerde olayların tüm ayrıntıları yer alır.
Günlük yazan kişi, gözlemlerini, duygularını ve düşüncelerini içinden geldiği gibi, doğal bir anlatımla dile getirir. Günlüğü yazan kişi, yazdıklarının bir başkası tarafından okunma ihtimalini düşünmediği için yazılarında içtendir. Bu içtenlik, yazısına da yansır. Bunun sonucu olarak, yazarın hayatından izler taşıyan günlüklerde yazarın kişiliği, görüşleri ve ruhsal yapısıyla ilgili bilgilere ulaşılır.
Günlükler, roman ve hikâye için ilham kaynağı olmuş, bunun sonucu olarak bazı hikâye ve romanlarda “günlük” bir anlatım biçimi olarak kullanılmıştır.
Günlüklerin anıdan ayrılan yönü, olayın üzerinden zaman geçmeden, hemen yazılmasıdır. Anı ise olayların üzerinden zaman geçtikten sonra yazılır.
Günlük Türleri
a. İçe dönük günlükler: Bu tür günlüklerde günlük yazarı, gözlerini kendi içine çevirir, kendini tanımaya çalışır. Bu günlüklere özel günlük diyenler de vardır. Yazar, okuduğu bir kitaptan, bir dostundan ya da arkadaşından bile söz ederken sürekli olarak kendini öne çıkarır. Yazar, en önemli sırlarını bile açıklar bu tür günlüklerde.
Rus yazar Puşkin’in “Gizli Günce”si, Nurullah Ataç’ın günlükleri bu türe örnek olarak gösterilebilir.
Kafka’nın günlüğünden alınan aşağıdaki metinde içe dönük günlük özelliği vardır:
“Onurunu korumaya çabalayan bir ihtiyarım ben… Başkalarının çocuklarına imrenen, ama kendisi evlattan ve o yüzden hayatın gerçeğinden yoksun kalmış, sadece elle tutulur bir bedeni ve kafası olan, alnını da duvardan duvara vuran bir ihtiyar…”
(Kafka)
Bunların yanında bir edebî eserin oluşum ve gelişimiyle ilgili günlükler vardır. Bu günlükler de içe dönük günlük olarak değerlendirilmektedir. Burada yazar, eserinin oluşum sürecindeki gelişmeleri, eserini oluştururken yaşadığı yaratma sancısını, eseriyle ilgili olan endişelerini ve çalışma yöntemini günü gününe kaleme alır. Bu günlükler içtenliğin ağır olduğu günlüklerdir. Andre Gide’nin “Kalpazanlar”, Thomas Mann’ın “Doktor Faustus” üzerine yazdıkları bu tür günlüğün örneklerindendir.
Aşağıdaki metin, Oğuz Atay’ın romanını oluştururken günlüğüne aldığı notlardan bir bölümdür. Bu günlük metni romanın kurgu sürecinin açıklanması adına güzel bir örnektir:
“(…) Hikmet ve Sevgi’nin hikâyesinde, daha çok Hikmet anlatacak. Sevgi’nin konuşmalarını hatırlayacak. Çocuklukları, aileleri, yaşadıkları ortam ve birbirleriyle karşılaşmadan önceki düşünceleri ortaya çıkacak. Şehir ve yer isimleri gene uydurma olmalı. Taşrada yetişmiş olacak ikisi de. Aileleri arasında benzerlikler var.
(Oğuz Atay)
b. Dışa dönük günlükler: Yazarın dönemin olaylarını veya sanat – edebiyat adamlarını anlattığı günlüklerdir. Bu tür günlüklerde yazar kendisinden çok, döneminden olaylardan, sanat ve edebiyat dünyasındaki gelişmelerden haber verir. Bu nedenle bu tür günlüklerden belge olarak da yararlanılabilir. Bu günlüklerde eleştirel bakış açısı ve alaycı bir üslup görülebilir.
Tomris Uyar’ın günlükleri dışa dönük günlüğe örnektir. Tomris Uyar, günlüklerinde yaşadığı hayatın kesitlerini, çeşitli konulardaki izlenimlerini öykü tekniği ve zengin betimlemeler aracılığıyla günlüğüne yansıtmıştır.
“Kınalar köyüne giderken bir boğaz vardır. Her yaz bir kere uğramadan edemediğim bir yer, bir çeşit “yılın nirengi noktası” benim için. Bu yıl bahar selleri yüzünden suları artmış boğazın. Eskiden üstüne çöktüğümüz taşlar, arkasında giyinip soyunduğumuz çınar, silinip gitmiş. Su, kayaları tarayarak inmiş aşağılara, koca parçalar kopararak tabanına yığmış, ağaçları köklerinden söküp ters çevirmiş.”
(Tomris Uyar)
Günlük Türünün Tarihsel Gelişimi
Günlük türünü tarihte ilk defa Romalılar kullanmıştır. “Commentari” adıyla anılan bu günlüklerin edebî değeri yoktur. Günlükler edebî değer kazanmaya Rönesans’ın sonlarına doğru başlamıştır. 19. yüzyılda romantizm akımının etkili olduğu döneminde edebî niteliği olan günlükler, yaygınlaşmaya başlamıştır. Kafka, Andre Gide, Puşkin gibi yazarlar günlük türünde eser vermiştir.
Edebiyatımıza Batı’daki anlamıyla günlük Tanzimat’tan sonra girmiştir. Türkçede yayımlanmış ilk günlük, Ali Bey’in “Seyahat Jurnali’dir. Ali Bey’in Seyahat Jurnali’nden sonra Batılı anlamıyla günlük niteliği olan eser, Şair Nigar Hanım’ın günlüğüdür. Ahmet Refik’in “Kafkas Yollarında” adlı seyahat günlüğü bu türdeki bir başka eserdir.
Günlük türünde eser vermiş sanatçılar ve eserleri şunlardır:
Oğuz Atay, “Günlük”;
Nurullah Ataç; “Günce”, “Uçuş Günlüğü”, “Gazi Günlüğü”, “Avusturya Günlüğü”;
Salah Birsel, “Günlük”, “Kuşları Örtünmek”, “Nezleli Karga”, “Bay Sessizlik”, “Aynalar Günlüğü”;
Oktay Akbal, “Geçmişin Kuşları”, “Anılarda Görmek”;
Tomris Uyar, “Gündökümü”, “Sesler, Yüzler, Sokaklar”, “Günlerin Tortusu”;
Cahit Zarifoğlu, “Yaşamak”…
]]>
Kültür, sanat, siyaset gibi alanlarda tanınmış kişilerin hayatlarını, neler yaptıklarını, ülke ve dünya insanlığına neler kazandırdıklarını, önemli başarılarını bütünüyle kronolojik olarak anlatan yazılara biyografi (yaşam öyküsü) denir.
Kültür, sanat, siyaset gibi alanlarda tanınmış kişilerin yaşam hikâyesini kendisinin anlattığı eserlere ise otobiyografi (öz yaşam öyküsü) denir.
Biyografilerde sözü edilen kişi bütün yönleriyle ayrıntılı biçimde tanıtılır, kişilik yapısını belirleyen özellikler verilir.
Biyografinin temelini bir kişinin hayat hikâyesi oluşturduğu için bu türde öyküleyici anlatımdan yararlanılır.
Biyografi, uzun bir ön çalışmanın ardından yazılabilir. Hayat hikâyesi yazılacak kişiyle ilgili kaynaklar, belgeler toplanır. Onun mektuplarından, günlüklerinden, anılarından, o kişiyi tanıyanlardan yararlanılır.
Sıradan kişilerin biyografisi yazılmaz. Yaşamlarıyla okurların ilgisini çekebilecek; siyasal, toplumsal, kültürel, yazınsal etkinliklere katılmış ya da eserleriyle, çalışma ve buluşlarıyla dönemlerini etkilemiş kişilerin biyografileri yazılır.
Biyografiler; eleştiri, edebiyat tarihi ve tarih için kaynak niteliğindedir.
Bir kişiyle ilgili ayrıntılı biyografi kitapları olduğu gibi, birden çok kişiyle ilgili genel biyografi eserleri de vardır. Antolojilerde, ansiklopedilerde, yıllıklarda birden çok kişinin biyografileri kısaca verilir. Ayrıca yazarın kitabının başında veya arka kapağında yer alan biyografiler de vardır. Bunlar genellikle kısadır. Bu biyografilerde doğum (ölüm) tarihleri, doğum yerleri, bitirdikleri okullar, çalıştıkları işler, yazdıkları eserler ve önemli başarıları verilir.
Biyografi Türleri
Biyografiler içeriklerine göre türlere ayrılır:
a. Evrensel biyografi: Her dönem, her meslek ve milletten kişilerin biyografilerinin verildiği eserlerdir.
b. Ulusal biyografi: Bir millete ait kişilerin biyografilerinin verildiği eserlerdir.
c. Bölgesel biyografi: Bir bölgeye mensup kişilerin biyografilerinin toplandığı eserlerdir.
d. Meslekî biyografi: Belli bir mesleğe mensup kişilerin yer aldığı biyografilerdir.
e. Dönem biyografisi: Belli bir dönemde yaşayanların hayat hikâyelerinin verildiği biyografilerdir. Dönem biyografisine çağdaş insanların yer aldığı “Kim Kimdir?” adlı eseri gösterebiliriz.
Biyografiler yazım tekniğine göre de sınıflandırılabilir:
a. Bilimsel biyografi: Biyografisi yazılan kişinin doğumunun, öğreniminin, çalışma hayatının, eserlerinin kronolojik bir sıra içerisinde sistematik olarak verildiği biyografilere bilimsel biyografi denir. Bu biyografide sözü edilen kişinin yaşam hikâyesi alt başlıklar hâlinde anlatılır. Yaptığı yenilikler, başarıları, eserleri, eserlerinin özellikleri belgelere ve araştırmalara dayalı olarak sunulur.
Mehmet Kaplan’ın, “Tevfik Fikret -Devir-Şahsiyet-Eser” adlı çalışması bilimsel biyografi türünün bir örneğidir.
b. Biyografik roman: Hakkında bilgi verilen kişinin hayatını bir roman tekniğiyle anlatan eserlere biyografik roman denir. Biyografik romanlarda kişinin ruhsal ve fiziksel özellikleri, düşünceleri, duygulan ve davranışları gibi pek çok değişik özellikleri ayrıntılı olarak verilir. Bir anlamda onun portresi çizilir.
Buna örnek olarak M. Emin Erişirgil’in Mehmet Akif, “İslamcı Bir Şairin Romanı”, Tahir Alangu’nun “Ömer Seyfettin” adlı eserleri verilebilir. Ayrıca Oğuz Atay‘ın “Bir Bilim Adamının Romanı” adlı romanı da bu türün en iyi örneklerindendir.
c. Nekroloji: Ölen ünlü bir kişinin ölümünün ardından genellikle gazete ve dergilerde yakın çevresinde yer alan sanatçıların onun üstün niteliklerini, çalışmalarını ve diğer özelliklerini anı üslubuyla anlatıldığı yazılardır.
Bu tür yazılara örnek olarak Yahya Kemal’in ölümünden sonra kaleme alınmış şu yazıları verebiliriz: Vehbi Cem Aşkun, “İstanbul Aşığını Kaybetti”; Nimet Behsuz, “Büyük Şairin Arkasından”; Cenap Gedikoğlu, “Bir Dev Şair Göçtü”
Biyografi Türünün Tarihsel Gelişimi
Biyografi türünün ilk büyük yazarı, eski Yunan edebiyatından Plutarkhos’tur. Türk edebiyatında biyografi türünden yazılara eskiden tercüme-i hâl denirdi. Divan edebiyatındaki şairlerin hayatları ile ilgili bilgiler veren şuara tezkireleri de biyografi örnekleridir.
İlk Türkçe şuara tezkiresi, 15. Yüzyılda Çağatay sahasında eser veren Ali Şir Nevaî’nin kaleme aldığı “Mecâlisü’n-Nefâis”tir. Anadolu’daki ilk tezkireyi ise 16. yüzyılda Sehi Bey, “Heşt Behişt adlı eseriyle vermiştir.
Biyografi türünde eser veren yazarlardan bazıları ve eserleri:
Bursalı Tahir Bey, ”Osmanlı Müellifleri;
Mithat Cemal Kuntay, “İstiklâl Şairi Mehmet Akif Ersoy”;
Abdülhak Şinasi Hisar, “Yahya Kemal’e Veda”;
İbrahim Alaattin Gövsa, “Meşhur Adamlar Ansiklopedisi”;
Behçet Necatigil, “Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü”
]]>Bir yazarın yurt içinde veya yurt dışında gezip gördüğü yerlerle ilgili izlenimlerini, duyduklarını aktardığı yazılardır. Gezi yazılarına seyahatname de denir.
Bu tür yazılar; gezilip görülen yerlere ilişkin bilgi vermek, o yerlerin güzelliklerini ve görülmeye değer yanlarını göstermek amacı taşır. Bu türde bir yazı okuyan kişi, anlatılan yerler hakkında bilgi sahibi olur.
Gezi yazılarında gezilen yerlerin sadece doğal güzellikleri değil, tarihî gelenekleri ve zevkleriyle ilgili bilgiler de verilir. Bu nedenle gezi yazıları, birçok bilim dalı için kaynak niteliği taşır. Seyahatnameler; tarih, coğrafya, toplum bilimi (sosyoloji), hukuk vb. bilimlerin yardımcı kaynaklarından biridir.
Gezi yazılarında anlatılanlar hayal ürünü değil, gerçektir. Yani gezi yazıları kurmaca metinlerden değildir. Gezi yazıları kuvvetli bir gözlem gücüne dayanır. Yazar; gördüklerine, izlenimlerine yorumlarını da katabilir. Bu tür yazılarda görülenler yanında duyulanlara da yer verilir.
Eskiden, sadece insanların gidemediği, ulaşamadığı yerler hakkında yazılar yazılır; bu yerlerin doğası tanıtılırdı. Bugün ise daha çok, insanların gezilen yerlerdeki değişik yaşayış biçimleri de tanıtılmaktadır.
Bir gezi yazısının okunabilirliği, okuyanların anlatılan yerleri gezip görme isteği uyandırmasına bağlıdır.
Gezi yazıları akıcı ve anlaşılır bir dille yazılmalıdır. Sürükleyici bir anlatımı olmalıdır bu yazıların. Okuyucu için sıradan olanları değil, ilginç olanları anlatmalıdır. Bu yazıları kaleme almada gözlem gücü ve ayrıntıları seçme işi önemlidir. Çünkü yazarın, ilginç olanları, halkın yaşayışı, gelenek ve görenekleri, doğa güzellikleri, insanın doğaya eklediği güzellikleri vb. seçebilmesi için güçlü bir gözlem yapması gerekir.
Gezi Yazısı Türünün Tarihsel Gelişimi
Dünya edebiyatında bu türde eser verenlerin başında Herodotos, Venedikli tacir Marko Polo ve Arap gezgin İbn-i Batuta gelir.
16. yüzyılda Bâbür Şah’ın Doğu Türkçesiyle yazdığı “Bâbümâme”si ve Şeydi Ali Reis’in “Miratü’l Memalik” adlı eserleri gezi türünün ilk örnekleri kabul edilir.
Evliya Çelebi’nin “Seyahatnamesi ve 28 Mehmet Çelebi’nin “Sefaretname”si de gezi türünün örneklerindendir.
Tanzimat’tan sonra bu türde eser veren sanatçılar ve eserleri:
Ahmet Mithat, ‘Avrupa’da Bir Cevelan”;
Cenap Sahabettin, “Hac Yolunda”, “Afak-ı Irak”, “Avrupa Mektupları”;
Ahmet Haşim, “Frankfurt Seyahatnamesi”;
Falih Rıfkı Atay, “Taymis Kıyıları”, “Bizim Akdeniz”, “Denizaşırı”;
Reşat Nuri Güntekin, “Anadolu Notları”;
Ahmet İhsan Tokgöz, “Avrupa’da Ne Gördüm”;
Haldun Taner, “Düşsem Yollara Yollara”…
]]>Bir yazarın, başından geçen ya da tanık olduğu olay ve olguları bilgilerine, gözlemlerine dayanarak anlattığı yazı türüne anı (hatıra) denir. Anılar yaşanan olayların üzerinden belli bir zaman geçtikten sonra yazılır. Anıda, kişinin hayatının belli bir süreci anlatılır.
Anılar, çoğu zaman, onları yazan kişinin de karışıp rol aldığı gerçek olaylara dayanan yazılardır. Bu nedenle anının anlatımı birinci kişinin ağzından yapılır. Anılarda üzücü, sevindirici veya düşündürücü olaylar bulunabilir. Anlatım, olayın bu niteliğine de uygunluk gösterir. Yani üzücü bir olay, güldürücü bir anlatımla verilmez.
Tanınmış sanat, düşünce, bilim ve siyaste adamlarının anıları, onların yaşamlarını ve dönemlerini aydınlatması bakımından çok önemlidir.
Anı, edebiyat türleri içinde en içten olanlarından biridir. Yaşanmakta olanı değil; yaşanmışı konu alır. Tarihsel gerçeklerin öğrenilmesine katkı yapar, tarihçilere ışık tutar. Tanınmış bilim, sanat ve politika adamlarının yaşamlarını, çalışma ve araştırmalarını aydınlatır. Yazarın, unutulmasını istemediği gerçekleri kalıcı kılar.
Bu çeşit yazılarda, gelecek kuşaklara ders vermek, tarih ve kamuoyu karşısında hesaplaşmak amacı da vardır.
Anı geçmişe dönüktür. Anının öznel yanı varsa da, bu öznelliği, tarihsel gerçekleri bozmayacak bir nesnellik içinde, toplumsal bir yaklaşımla verir.
Anı yazarı kendi belleğiyle yetinmez; kimi belgelerden ve görgü tanıklarından da yararlanır. Anılar içeriklerine göre “siyasi anılar, edebî anılar, sosyal anılar ve askerî anılar” gibi türlere ayrılır.
Anı (Hatıra) Türünün Tarihsel Gelişimi
Edebiyatımızda anının geçmişi ilk yazılı metinlere kadar uzanır. İslâmiyet Öncesi dönemde yazılan Göktürk Yazıtları’nı edebiyatımızın ilk anı örnekleri saymak mümkündür. Ebulgazi Bahadır Han’ın 17. yüzyılda yazdığı “Şecere-i Türk” adlı eseri anı türündedir.
Osmanlı İmparatorluğunda devletin resmî tarihçileri olan vak’anüvislerin eserlerinde (vak’aname) anı niteliği taşıyan metinlere rastlanır. Ayrıca sefaretnameler, özellikle Fransa ve Avusturya sefaretnameleri başta olmak üzere, anı özelliği taşır.
Anı türü, edebiyatımızda Tanzimat’la birlikte canlılık kazanır. İlk anı Akif Paşa’nın “Tabsıra” adlı eseridir. Ziya Paşa’nın “Defter-i Amal”, Namık Kemal’in “Magosa Hatıraları“, Ahmet Mithat Efendi’nin “Menfa“, Muallim Naci’nin “Ömer’in Çocukluğu” adlı eserleri Tanzimat döneminde yazılan anı türünde eserlerdir.
Anılarını yazmış pek çok yazarımız vardır. Bunlardan bazıları ve eserleri şunlardır:
Ahmet Rasim, “Eş-kâl-i Zaman”, “Falaka ve Gecelerim”;
Halit Ziya Uşaklıgil, “Kırk Yıl”, “Saray ve Ötesi”;
Hüseyin Cahit Yalçın, “Edebî Hatıralar”;
Ruşen Eşref Ünaydın, “Atatürk’ü Özleyiş”;
Falih Rıfkı Atay, “Çankaya”;
Yakup Kadri Karaosmanoğlu, “Gençlik ve Edebiyat Hatıraları”;
Yahya Kemal Beyatlı, “Çocukluğum, Gençliğim, Siyasî ve Edebî Hatıralarım”;
Yusuf Ziya Ortaç, “Portreler”;
Samet Ağaoğlu, “Babamın Arkadaşları”;
Oktay Akbal, “Şair Dostlarım”;
Salâh Birsel, “Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu”;
Falih Rıfkı Atay; “Çankaya”, “Zeytindağı”;
Yakup Kadri Karaosmanoğlu, ” Zoraki Diplomat”;
Halide Edip Adıvar, “Türk’ün Ateşle İmtihanı”, “Mor Salkımlı Ev”…
]]>Bilim, sanat, kültür, fen konularıyla siyasal, ekonomik ve toplumsal konuları açıklayıcı veya yorumlayıcı niteliği olan gazete veya dergi yazısına makale denir.
Makale, herhangi bir konuda bir düşünceyi, bilgiyi savunmak ve kanıtlamak amacıyla yazılır. Sanat, kültür, spor, tarih, bilim, felsefe, siyaset, din gibi konularda yazılabilir. Üzerinde durulan konu bilimsel bir yaklaşımla derinlemesine incelenir. Nesnel anlatım ağırlıkta olduğu için kişisel yargılardan uzak durulur. Bilgi ve düşünceleri başkalarına aktarmak amaçlandığı için ağırbaşlı, kolay anlaşılır, yalın, pürüzsüz ve sağlam bir dil kullanılır. Makalede amaç, bir konuda bilgi vermek, bir düşünce ya da konuya açıklık getirmek, yeni bir görüşü kanıtlarıyla
birlikte ileri sürmektir. Öne sürülen düşünceyi kanıtlamak için bilimsel belgelerden, anket sonuçlarından, istatistik verilerinden vb. yararlanılır. Bunun için sağlam, güçlü kanıtlar gösterilmesi gerekir.
Öğretici, bilgilendirici bir düşünce yazısı olduğu için makalede daha çok açıklayıcı, örneklendirici, tanık gösterici anlatım türlerinden yararlanılır. Temeli düşünceye dayanan makale daha çok, gazete ve dergilerde yayınlanır. Hatta makale, edebiyatımıza gazeteyle girmiş bir türdür. Şinasi‘nin yazdığı “Tercüman-ı Ahval Mukaddimesi” edebiyatımızdaki ilk makaledir.
Makale Türleri
a. Gazete makaleleri: Sosyal, siyasi ve toplumsal sorunlar gibi günlük olaylarla ilgili olduğu için bu tür makalelerde uzmanlık aranmaz. Konu ile ilgili bilgisi olan herkes yazabilir. Sade, akıcı, samimi bir dil kullanılır.
b. Dergi makaleleri: Bu tür makalelerin konusunu akademik konular oluşturur. Bu tür makaleleri yazmak için o konuda uzman olmak gerekir. Bu makalelerde daha bilimsel ve terimlerle yüklü bir anlatım görülür.
]]>Bir doğrunun, bir gerçeğin; araştırmanın, inceleme, gezip görme ya da soruşturma yoluyla yansıtıldığı yazı türüdür. Dergi ve gazete yazısıdır.
Röportaj çok yönlü, çok boyutlu bir yazı niteliği taşır. Öyküsel bir anlatımdan yararlanılır. Röportajda okuyucu yaşamın içine çekilir, röportajın yansıttığı doğrularla, gerçeklerle yüz yüze getirilir. Yazar, anlattıklarına okurlarını inandırmak için kişi, eşya, eser ya da yer ile ilgili yaptığı incelemeleri fotoğraflarla süsler. Röportaj yazarı, önce konuyu iyice öğrenir, konuyla ilgili gerekli incelemeler yapar, belgeler toplar ve yazısında bunlardan yararlanır. Yazının sonuna kendi izlenimlerini ve düşüncelerini de ekler. Bu yüzden röportajda öznellik hâkimdir.
Olaylar, birinci tekil kişi ağzından anlatılır.
Okuru yaşamla, yaşamın özüyle karşı karşıya getirme röportajların belirleyici bir niteliğidir. Bu yönüyle röportaj ne bir roman, ne bir öykü ne de bir oyundur. Gazeteciliğin önemli bir dalıdır. Bilgiyi, haberi, gerçeği açık, yalın, çarpıcı bir dille okura ileten bir yazı türüdür.
Röportaj, gazeteciliğin ve televizyonculuğun gelişmesi ile ortaya çıkmıştır. Gazetecilerin yoğun olarak yararlandığı bir türdür.
Dünya edebiyatında; Jack London, Hemingway röportaj örneği vermiş sanatçılardır. Türk edebiyatında özellikle Yaşar Kemal, röportaj türünde önemli örnekler vermiştir. Ayrıca Fikret Otyam, Mete Akyol, Dursun Akçam da röportaj örneği vermiş yazarlardır.
]]>Bir edebiyat veya sanat eserini iyi ve kötü yönleriyle değerlendirerek anlaşılmasını sağlamak amacıyla yazılan yazı türüne eleştiri denir. Eleştiri, kendine özgü yasaları, ilke ve kuralları olan yazınsal bir türdür.
Eleştiri yazarına eleştirmen denir. Her okur, okuduğu yapıtı “sıkıcı”, “sürükleyici”, “etkileyici”, “iç açıcı”, “kuru”, “çarpıcı”… gibi nitelendirmelere bağlarken eleştirel bir etkinlik içindedir. Bu tür yüzeysel değerlendirmeler yapana eleştirmen denmez.
Bu işi yapanlara eleştirmen denmesi için onun, bunu sürekli iş edinmesi, eserleri değerlendirmek ve açıklamak için gösterdiği etkinliği yaklaştırmasına bağlıdır. Herkes eleştiri yazamaz. Eleştiri yazan kişi, eleştiri yazabilmek için gerekli bilgilere ve donanıma sahip olmalıdır.
Eleştiride bir sanat ya da edebiyat eseri üzerinde yorum ve değerlendirmeler yapılır. Bu değerlendirmeler olumsuz olabileceği gibi olumlu da olabilir. Hatta aynı eserle ilgili hem olumlu hem de olumsuz eleştiriler yapılabilir.
Eleştiri yalnız bir esere yönelik olabileceği gibi bir yazarın bütün eserlerine yönelik de olabilir.
Eleştiri, öznel ve nesnel olabilir fakat öznel eleştiriler sanat dünyasında pek hoş karşılanmaz. Eleştiriden asıl beklenen nesnel, tarafsız olmasıdır. Yazar, eleştiride “beğendim, hoşuma gitti, beğenmedim…” gibi öznel değerlendirmelerden kaçınmalıdır.
Eleştirmen; eleştirdiği eseri, bütün yönleriyle değerlendirmeli, eserin olumlu veya olumsuz yönlerini belirledikten sonra eseri diğer eserler içinde bir yere oturtmalıdır. Eseri diğer eserlerle karşılaştırarak eserin değerini belirlemelidir. Konu, yazının sonuna dek değerlendirilmesi yapılan esere bağlı kalmalıdır. Eser ile ilgili olumlu veya olumsuz yargılar verilirken bu, eserden alınan örneklere dayandırılmalıdır.
Eleştiride yazar; tarafsız olmalı, eleştiriye tabi tuttuğu eseri dikkatle incelemeli; edebiyatın, sanatın genel ölçülerine göre eseri yorumlayarak eserle ilgili görüşlerini ortaya koymalıdır. Bu şekilde yapılan eleştiri hem yazarı geliştirir hem de okurun kitapla ilgili sağlıklı bilgiler elde etmesini sağlar.
Eleştirmenin görevi güzel bir eser ortaya koymak değil, ortaya konmuş olan eseri değerlendirerek eser ile okur arasında bir köprü olmaktır. Eleştirmenler yapıcı eleştiri ile yazarların eksiklerini veya başarılı oldukları yönlerini göstererek onların gelişmesine katkı sağlar. Bu katkı aynı zamanda edebiyatın gelişmesini de sağlar.
a- Tarihsel eleştiri: Eleştirmenin, eleştirdiği eseri yazın tarihinin verilerinden yararlanarak, yazarının yaşam öyküsünü, o dönemin başka yapıtlarını göz önünde bulundurarak değerlendirdiği bir eleştiri türüdür.
Eleştirmen bunu, eseri yazıldığı zaman diliminin, çağ ya da dönemin içine yerleştirmekle gerçekleştirebilir. Yapılacak iş, eserlerin oluşturulduğu dönemlerle ilgili birtakım araştırmalar, incelemeler yapmak ve eseri bunların doğrultusunda değerlendirmeye tabi tutmaktır.
b. Toplumbilimsel eleştiri: Eser, toplumsal bir olgu olarak düşünülür. Eser, yazıldığı dönemi toplumsal boyutlarıyla yansıtıp yansıtmadığı açısından değerlendirir.
Eserde toplumdan izler aranır, eserin toplumu yansıtmadaki başarısı veya başarısızlığı değerlendirilir.
Bu eleştirilerin ortak yanı eserlerin dışa göre değerlendirilmesidir.
Sanatçının kendisi, hayatı bir çıkış noktası kabul edilerek sanatçının eserlerinin bu noktadan değerlendirildiği de olmuştur.
a. Yaşamöyküsel eleştiri: Eserle yazarın yaşamı arasında güçlü bağlar vardır. Yaşamöyküsel eleştiri bu görüşten yola çıkar. Bunun için de sanatçının yaşamını inceler ya da sanatçının ruhsal durumunu, kişiliğini belirleyebilmek için eserlerini irdeler. Yazarın yaşamından esere yansıyan izleri belirler. Bu eleştiri türü, değerlendirimci ya da yargılayıcı değil, betimleyicidir. Bu tür eleştiri yazarın ne anlattığını, anlattıklarının kişiliğini oluşturan koşullardan kaynaklanıp kaynaklanmadığını araştırır.
b. Ruhbilimsel eleştiri: Ruhbilimsel eleştiri, eseri açıklamada yazarın özellikle ruhsal yaşantısını, bilinçaltı dünyasını değerlendirmeyi amaçlayan eleştiridir. Sadece sanatçıyı değil, eserdeki kişileri de bu açıdan ele alır. Bu eleştirilerde özellikle davranışların belirlenmesine, içgüdüsel yönelimlerin sergilenmesine, kişiliğin gelişiminde ilk çocukluk gibi, payı olan etkenlerin ortaya konmasına ağırlık verilir. Eleştirmen, eserlerin gizli içeriklerini bulup ortaya çıkarmaya çalışır.
c. İzlenimci eleştiri: Bu tür eleştiride eleştirmen kural ve ölçüt tanımaz. Tek ölçüt, eleştirmenin kendi beğenişidir. Yazınsal yaratı ya da yapıttan tat almışsa onu beğenir, yüceltir. Tat almamışsa yerer. Bu şekilde yazılan eleştiri yazıları daha çok, deneme türü içinde düşünülmektedir.
Batı edebiyatında, Boileau ve Anotole France eleştiri türünün önemli temsilcileri olarak bilinmektedir.
Edebiyatımızdaki ilk eleştiri Namık Kemal‘in Ziya Paşa‘nın “Harabat” adlı eserini eleştirdiği “Tahrib-i Harabat” adlı eseridir. Edebiyatımızda eleştiriyi bir tür hâline getiren Servet-i Fünûnculardır. Ahmet Şuayp eleştiride öncülük etmiştir. Halit Ziya, Mehmet Rauf, Hüseyin Cahit dönemin eleştiricileridir.
Cumhuriyetin ilk yıllarında eleştiri Yahya Kemal ve Ahmet Haşim‘le başlar. İsmail Habip Sevük ve Ahmet Hamdi Tanpınar eleştiriyi edebiyat tarihi içinde ele alırlar. Nurullah Ataç ve Suut Kemal Yetkin, izlenimci eleştirmendir.
]]>